18 Mart 2015 Çarşamba

Halk kütüphanesinde bir kaç hadise



Ankarada öğrenci olarak sık sık takıldığım bir halk kütüphanesi var, Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi. İç dizaynı muhteşem. Tasarımını kim yaptıysa, belli ki Avrupa havası solumuş. Daha Türkiyede bu kütüphane kadar, okuyucu için elverişli tasarlanmışını görmedim. İçinde birbirleriyle gevezelik etmekten yorulmayan, hayattan bıkmış bir sürü memur var. Türk bürokrasisi zihniyetinin bütün dışavurumlarını bu memurların hareketlerinde bulmak mümkün. Dahası, bizim memleket halkının devlet aygıtı karşısındaki duruşu da ayan beyan görünür.

Bunları, mezkur kütüphanede yaşadığım birkaç hadise üzerine söylüyorum. Kısa kısa anlatayım:

Bir keresinde kütüphanenin orta bölümündeki binanın kendisi kadar harika olan bahçeye çıkan bir kapı keşfettim. Bu bahçe büyük okuma salonunun birçok penceresinden görünüyor ama nedense hemen hiç kimse buraya ayak basmaya çalışmıyor. Bahçenin ve kütüphanenin planından, okumaktan sıkılanların burada hava almasının amaçlanmış olduğu anlaşılmaktaydı. Bahsettiğim çıkış kapısını hasbelkader bulunca, hemen bahçeye çıkmak istedim. Yan taraftaki görevli memur kart kart, bahçeye çıkış yasak demesin mi. Tamam dedim döndüm. Gittim müdüre, neden bu bahçenin yasak olduğunu sordum. Bana bahane kabilinden birçok lagaluga etti. Kısaca, öğrenciler kirletiyorlar, o yüzden yasakladık demek istedi. Meseleyi anlamıştım. Hemen gidip aynı kapıdan, görevlinin ne dediğine aldırmaksızın, hızla çıktım ve kapıyı üstüme kapattım. Artık bahçedeydim, gittim bir bankın üstüne oturdum. Arkamdan kapıyı açan memur, beyefendi bahçe yasak dedi. Yüzüme ona çevirmeden tamam dedim ama yerimden hiç kımıldamadım. Memur bunun üstüne başka birşey demedi, ben ise bir kitap açıp okumaya başladım. İçerideki okuyucular beni görmüş olacak; arkamdan 2 kişi daha geldi. Muhtemel, görevli gitmişti ve bu iki kişi uyarılmadan kapıdan geçebildi. 10 dakika kadar sonra ise 3 (tahminen) üniversite öğrencisi kapıyı açtılar, tam bahçeye çıkmak üzereler iken, memurun sesi duyuldu: Bahçeye çıkış yasak. Bunu duyan öğrenciler bir memura baktılar, bir bize, yani bahçede oturanlara. Hiçbirşey demeden, şaşkınca kapıyı açık bırakarak uzaklaştılar. Biz bahçede oturup dururken, bu öğrencilerin, memura dönüp, o zaman bunlar ne iş, demelerini beklerdim ama olmadı. Ortadaki saçmalık ve çelişkiyi sorgulamadan memurun emrine uydular. Onların ayrılmalarının ardından memur, bahçeden bizim de çıkmamız için bize dönüp, bahçe yasak dedi. Benden sonra gelen iki kişi neden diyecek oldu. Memur, bize böyle söylendi bilmiyorum dedi. İkili boyunlarını büküp uzaklaştı. Ben ise oralı olmadım, okumaya devam ettim. Memur beni kabullendi. Günün geri kalan vaktini, yaklaşık 2 saat, hava kararıncaya değin orada okuyarak geçirdim. Memur bir daha beni rahatsız etmedi. Daha da kimseyi bahçeye almadı.

Akşam eve giderken metroda, memur yanıma gelse ve hadi çıkın dese, ne yapardım diye düşündüm. Zannediyorum en uygunu saçma sözler söylemek, deli gibi davranmak. Müdür beyin kendine iş çıkartmamak için vazetmiş olduğu bu kurala en iyi tepki sanırım absürdizm olur. Memur yanıma kadar gelip kapıyı işaret etseydi, ben domatesin kırmızısını severim, röngen ne zaman gelir vs gibi alakasız cümleler sarfederdim. 

Bürokrasinin yasakçılığı kökten çözüm olarak gören zihniyeti ve bunun karşısında, halkın tavrının temel olarak bu olduğunu düşünüyorum. Bunu başka durumlarda da gördüğüm için. Bürokrasi, genel anlamda devlet bir şeyi emreder. Bunun mantıksız-gerekçesiz olup olmadığına bakılmaksızın sorgulamadan halkımız itaat eder, hakkını aramaz. Maalsesef.

(8 Kasım 2013'te yazmışım, iptal olan blogdan buraya kopya.)

Bizden neden büyük adamlar çıkmıyor?


Gecenlerde bir universitenin mezuniyet torenindeydim. Toren sonrasinda her bir kosede oylece kumelenmis ogrenci topluluklarina mensup ogrencilere gozum ilisti. Aralarinda usulca gezerken entellektuel meselelerle alakali o anda mezun olmakta olan bir topluluk baskaninin heyecanli gozlerle kendisini izleyen ogrencilere verdigi tavsiyeler kulagima ilisti. Diger bir cok seyin yaninda, "Dunyayi kurtarmiyoruz arkadaslar, abartmayalim." demesi en cok ilgimi ceken sey oldu.

 Turk toplumunda ve diger dogu toplumlarinda bu yaygin bir hastalik. Neden mi bahsediyorum? Cesaretsizlik, kendini gucsuz gorme, asagilik kompleksi, idealsizlik... Daha pek cok isim koyabilirsiniz. Bu surecin nasil isledigi uzerine biraz kafa yordum hemen sonra.

 Bu topraklarda insanlara daha genc yasta buyuk isler yapamayacaklari soyleniyor once. "Biz dunyayi kurtarmiyoruz arkadaslar." Oyle ya, biz birer doguluyuz, neuzubillah, ne haddimize. Onu sevketli bati yapabilir ancak. Bu ogrenci bu cumleyi kullanirken bilincaltinin derinliklerinden gelen, biz buyuk isler yapamayiz, dusuncesini dile getiriyordu aslinda. Dunyayi kurtarmak, mecazi bir tabirden ibaret burada.

 Arkasindan bu cocuklar onlerinde kendilerine ornek olabilecek pek buyuk modeller de gormeyince bunu kaniksamaya basliyorlar. Bir ingiliz, 10 poundun arka yuzundeki Darwin'e bakip buyuk bir biyolog olmayi düşleyebilir. Hakeza Fransiz, Alman, Rus. Ancak bizim cocuklar icin bu yol daha once ya hic acilmamis ya da bazi yollari acan "eski ve karanlik" donemin insanlariyla baglar zaten devlet eliyle koparilmis. Karsilarindaki nadir birkac buyuk adam da genelde arafta. Saglam bir temele mebni olmayan fikrin gelecege ciddi anlamda uzanabilmesi ve onu sekillendirebilmesi guc.

 Boylece hedefsiz veya kendi capinda kucuk hedeflerle buyuyen cocuklar arasindan, mesela, ben Ortadoguyu herseyiyle oylesine ogrenecegim ki Fas'tan Cin'e kadar rehbersiz rahatca dolabilecegim, diyenler cikmiyor. Bunu 19 yy. da, yanilmiyorsam, bir fransiz oryantalist adayi soylemisti. Dedigini de yapmis seneler sonra. Yine kendilerine asilanan asagilik kompleksiyle zihinleri igdis edilmis bu cocuklar arasindan, ben oyle muhkem bir teori ortaya atacagim ve o oylesine yayilacak ki, curutmek icin bir duzine adam devletten maas alacak da o etkisini hala koruyabilecek, diyenler de cikmiyor maalesef. Zannediyorum bir universite ogrencisi cikip Turkiye'de boyle birsey soylese, kendisine hayalperest, polyanaci, ustelik de kibirli bir iflah olmaz oldugu soylenerek hemen oracikta haddi bildirilir. Tabi butun bunlarin yaninda Turkiye ve dogu toplumlarinda fikre, bilgi ve bilime verilen onem de hatirlaninca bu topraklar tadindan yenmez hale geliyor!..

Bunun yaninda unutmadan soyleyeyim. Kahvelerde aksamlara kadar tuneyip Amerika'nin Iran'a ne zaman saldiracagindan ya da her tarafimizin Yahudiler tarafindan sarilmis oldugundan dem vuranlari ben de tasvip etmiyorum. Bu amcalarin Posta gazetesini okuyup tez elden dehsetengiz senaryolar kurmasini siddetle kiniyor ve onlari kendi islerinin basina davet ediyorum. Ancak, idealleri, kendilerine izin verilen seviyeyi asmis olanlara laf edenleri, dusunmeye cagiriyorum. Bu gibilerinin Hollywood'ta Rambo tarzi filmlerde Amerikalilar tarafindan kurtarilan kac adet dunya senaryosunu zevkle izledigini kestirebilmek guc.

Idealist insanlarin hep toplumu dogru yola surukleyecegi garanti edilemez. Hitler Paris'e girerken hayalindeki Avrupa Alman imparatorlugunu kurabilecegine inaniyordu. Enver Pasa, 90 bin askerin donmasina sebep olurken aslinda Turan pesinde kosuyordu. Ancak bilim ve dinin eşlik ettiği, stratejik bir muhakeme yetenegi ile destekli bir idealizmin toplumu dogru yone suruklemesi kuvvetle muhtemeldir. Yoksa, 250 senedir oldugu gibi, dogu toplumlari, kendilerinden olmayan insanlar tarafindan cikar iliskileri golgesinde daha pekcok yone suruklenip duracak.. (22 Ağustos 2012'de yazmışım. İptal olan blogdam buraya kopyaladım.)



Hayattan kareler (2)




2012 nin yazinda Mardin, Midyat'li arap bir arkadasimin daveti uzerine evine ziyarete gitmistim. Amacim biraz da, daha once gormedigim Mardin ve Midyat'in tarihi guzelliklerini gormekti.

Köyün eski ismi Kartmin. Eski çağlarda o bölgede hüküm sürmüş küçük bir medeniyetin kralının adından geliyormuş. Yeni ismi ise Yayvantepe. Cumhuriyetin ilk yıllarında rical-i devlet böyle münasip görmüş, ancak bu ismi kullanan yok. Tamamen seyit arapların yaşadığı 3000 yıllık bir köy.

İlginc olan ise, koye gittigimizde, arkadasimin babasinin bana soyledikleriydi. Guler yuzlu yasli amca bana, 60 yillik ömründe, terör korkusu nedeniyle, benden once köylerine yalniz gelen hic kimsenin olmadigini soylemis ve beni tebrik etmişti.